HİKÂYEDE AÇ, GERÇEKTE YATIRIMCI
Bugün Kapalıçarşı başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında kuyumcu kapılarında altın alabilmek için izdihama neden olan kalabalıklar var. Bu kalabalıklar yarın çıkıp torunlarına anlatmaya şöyle sözlerle başlayacaklar: “Bir Cumhurbaşkanı vardı, adı Recep Tayyip Erdoğan… Siz bilmezsiniz, bizi altın kuyruklarında sürüm sürüm süründürdü.” Altın bulamadığımız için yemek yapamadığımızı, çöplerden düşük gramaj altın toplayarak karnımızı doyurduğumuzu anlatacaklar. Musluklardan altın suyu akmıyordu, sürekli kesikti. Hastalanınca eczanelerde içmek için altın bulamıyorduk. Altın bulamadığımız için cenazelerimiz hastanelerde rehin kalıyordu. Benzin kuyrukları uzayıp gidiyordu çünkü altın yoktu. Her yer, altın bulamadığımız için çöp alanına teslim olmuştu. Ülke derin bir “altın yokluğu” krizinin eşiğindeydi. Çok zor günlerdi…
Masal böyle başlıyor. Ama hikâyenin ortasında küçük bir ayrıntı unutuluyor: O “yokluk günlerini” anlatanlar, bugün kuyumcu vitrinlerinde fiyat kovalamakta.
Bu ülkede bazıları açlıktan değil, anlatı bolluğundan şikâyetçi.
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar bir gün: “Hocam, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” Hoca cevap vermiş: “Evladım, herkes söylediğini yese aç kalırdı.”
Bugünün hali biraz da bu. Söylediğini yaşayan yok, ama yaşadığını söyleyen de yok.
Sabah kuyumcuda “biraz daha düşer mi?” diye hesap yapan, öğleden sonra “açlıktan kırılıyoruz” diye veryansın ediyor. Bir yanda kredi kartı limitini zorlayıp yatırım yapanlar, diğer yanda “ekmek bulamıyoruz” diyenler… Eğer gerçekten ekmek bulunamıyorsa, altın kuyruğundaki bu izdihamı neyle açıklayacağız?
Tam da burada işin politik tarafı devreye giriyor: Aynı kalabalıklar, bir gün ekonomiyi yerden yere vurup ertesi gün yatırım fırsatını kaçırmamak için sıraya giriyorsa, mesele sadece ekonomi değildir. Bu, biraz da alışkanlık, biraz da güvensizlik ama en çok da söylem ile davranış arasındaki kopuştur. Siyaseti eleştirmek elbette haktır; fakat eleştirinin de bir tutarlılığı olmalıdır. Aksi hâlde eleştiri, haklı bir itiraz olmaktan çıkar, kolay bir ezbere dönüşür.
Nasreddin Hoca bir gün eşeğine ters binmiş. Sormuşlar: “Hocam neden ters bindin?” Cevap: “Ben doğruyum, dünya ters.”
Şimdi insan düşünmeden edemiyor: Acaba biz mi doğruyuz, yoksa anlattığımız hikâyeler mi ters?
Bu manzara bize şunu söylüyor: Bu ülkede sorun yok demek de doğru değil, her şey felaket demek de. Ama anlatılan yokluk ile yaşanan hayat arasındaki fark büyüdükçe, sözün itibarı azalır. Çünkü gerçek yoksulluk sessizdir. Reklam yapmaz. Kuyruğa girmez. Yatırım hesabı açmaz.
Asıl tehlike de burada başlıyor: Bir toplum, gerçek ile anlatı arasındaki bağı kopardığında, haklı olduğu gün de inandırıcılığını kaybeder.
Unutmayalım: Abartı, gerçeğin en büyük düşmanıdır. Sürekli “yandık, bittik” diyen bir dil, günü gelir gerçekten yandığında kimseyi inandıramaz. Derdimiz eleştirmekse, hakkıyla yapalım. Derdimiz anlatmaksa, doğruyu anlatalım. Çünkü bu memleket ne masallarla düzelir ne de inkârla… Ve en önemlisi: Gerçek yoksulluk sessizdir; ama samimiyetsizlik çok gürültü yapar.

