Turk Time
DOLAR
44,1922 %0.05
EURO
50,8474 %-0.04
ALTIN
7147,1900 %0.53
BIST-100
12957,00 %0
PETROL
102,8600 %2.64
BONO
40,3900 %1.43
ISTANBUL
BUGÜN
6/11°
ISTANBUL
YARIN
7/10°

TRUMP MI NETANYAHU MU?

 

Yoksa Ölmesi Gereken Bir Zihniyet mi?

 

Dünya bazen öyle bir noktaya gelir ki, insanın aklına gelen sorular bile başlı başına bir vicdan muhasebesine dönüşür. Çünkü bazı sorular yalnızca cevap aramaz; aynı zamanda insanlığın yüzleşmekten kaçtığı gerçekleri de ortaya çıkarır. Benim sorduğum “Trump mı Netanyahu mu?” sorusu da işte böyle bir sorudur. Fakat bu soru bir ölüm çağrısı değildir. Bu soru, modern dünyanın içine düştüğü büyük bir ahlaki çelişkinin sert ve sarsıcı bir sorgulamasıdır. Çünkü bugün dünya sahnesinde barıştan, demokrasiden ve insan haklarından söz eden güçlerin aynı zamanda şehirleri yerle bir eden bombardımanların, milyonları açlığa mahkûm eden yaptırımların ve uluslararası hukuku hiçe sayan politikaların arkasında durabildiğini görüyoruz. İşte bu yüzden mesele bir kişinin ölmesi değildir. Mesele, insan hayatını güç ve çıkar hesaplarının önüne koyamayan bir zihniyetin hâlâ dünyayı yönlendiriyor olmasıdır.

 

İşgalci, Soykırımcı Yahudi İsrail terör örgütü elebaşı Benjamin Netanyahu yönetiminde yapılan terör saldırıları özellikle Gazze’de insanlık vicdanını derinden yaralayan bir tablo ortaya çıkardı. Gazze’de yaşananlar artık yalnızca bir savaşın sertliğiyle açıklanamayacak kadar ağır bir insani trajediye dönüşmüş durumda. Dünyanın gözleri önünde hastaneler vuruldu, mülteci kampları bombalandı, binlerce çocuk ve sivil hayatını kaybetti. Elektrik santrallerinin, su altyapısının ve gıda tedarik zincirinin hedef alınması milyonlarca insanı açlık ve susuzlukla karşı karşıya bıraktı. Oysa uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri sivillerin korunmasıdır. 1949 Cenevre Sözleşmeleri bu kuralı açıkça ortaya koyar.

 

Üstelik bölgedeki gerilim artık yalnızca Gazze ile sınırlı kalmamaktadır. Son haftalarda İsrail’in terör saldırılarının İran ve Lübnan topraklarına kadar genişlediği görülmektedir. Özellikle son günlerde İran’ın çeşitli bölgelerinde gerçekleştirilen saldırılar bölgedeki gerilimi daha da tırmandırmıştır. Aynı şekilde Lübnan’da özellikle güney bölgelerinde ve başkent çevresinde düzenlenen saldırılar sonucunda sivil kayıplar yaşanmış, sağlık çalışanlarının ve sivillerin hayatını kaybettiği olaylar uluslararası kamuoyunda ciddi endişe yaratmıştır. Bu saldırılar Ortadoğu’da zaten kırılgan olan güvenlik dengelerini daha da tehlikeli bir noktaya taşımaktadır.

 

Ancak Ortadoğu’daki tabloyu anlamak için yalnızca Tel Aviv’e bakmak yeterli değildir. Washington’un politikaları da bu denklemin önemli bir parçasıdır. Zorba, Haydut Devlet Amerika Başkanı Donald Trump, uluslararası siyasette alışılmış diplomasi dilini zorlayan liderlerden biri olarak tarihe geçti. Trump döneminde Amerika’nın dış politikası daha sert bir güç anlayışıyla yürütüldü. Özellikle Venezuela ve Küba üzerindeki yaptırımlar bu politikanın en tartışmalı örneklerinden biri oldu. Bu yaptırımların hedefi çoğu zaman hükümetler gibi görünse de sonuçları doğrudan halkın yaşamına yansıdı. İlaç krizleri, ekonomik çöküşler ve gıda sıkıntıları birçok toplumda ciddi insani sorunlar doğurdu. Trump döneminde Kudüs’ün İşgalci, Soykırımcı Yahudi İsrail terör örgütünün başkenti olarak tanınması kararı da uluslararası dengeleri sarsan önemli adımlardan biri olarak hafızalara kazındı. Diplomasi yerine güç ve baskı araçlarının öne çıkması dünya siyasetinde yeni gerilim hatlarının oluşmasına neden oldu.

 

Bu noktada küresel kurumların tavrı da ayrıca tartışma konusu oldu. Dünya barışını korumakla görevli Birleşmiş Milletler ve Avrupa’nın siyasi gücü olarak görülen Avrupa Birliği, Gazze’de ve bölgedeki saldırılar karşısında çoğu zaman etkisiz kalmakla eleştirildi. Birleşmiş Milletler raporlarında ihlaller açıkça dile getirilmesine rağmen bağlayıcı yaptırımların uygulanmaması uluslararası sistemin güvenilirliğini sorgulatan bir tablo ortaya çıkardı. İnsan hakları ve hukuk kavramlarının büyük güçlerin çıkarları söz konusu olduğunda çoğu zaman geri planda kalabildiği yönünde eleştiriler giderek daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

 

Bu karmaşık tabloda farklı bir diplomatik yaklaşım sergileyen ülkelerden biri ise Türkiye oldu. Türkiye Gazze konusunda ateşkes çağrıları yaptı, insani yardım girişimlerini artırdı ve konuyu uluslararası platformlarda sürekli gündemde tutmaya çalıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, özellikle sivillerin korunması ve kalıcı barışın sağlanması gerektiğini vurgulayan çağrılarıyla dikkat çekti. Türkiye yalnızca Filistin meselesinde değil, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşta yürüttüğü arabuluculuk çabalarıyla da diplomatik çözüm arayışlarının mümkün olduğunu göstermeye çalıştı. Ayrıca Ortadoğu’da İran ve Lübnan ile yürütülen temaslar, Latin Amerika’da ise Venezuela ve Küba ile sürdürülen diyalog kanalları Türkiye’nin krizleri askeri yöntemler yerine diplomasiyle çözme arayışının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

 

Sonuç olarak sorduğum “Trump mı Netanyahu mu?” sorusu aslında kişilere yöneltilmiş bir soru değildir. Bu soru, dünyanın vicdanına yöneltilmiş bir sorgulamadır. Çünkü kişiler gelir geçer, fakat zihniyetler kalır. Eğer dünya gerçekten daha adil bir yer olacaksa değişmesi gereken şey bir lider değil; insan hayatını güç ve çıkar hesaplarının önüne koyamayan o zorba siyaset anlayışıdır.

 

Ve belki de bugün dünyanın kendisine sorması gereken asıl soru şudur: Gerçekten güçlü olan kimdir? Silahları olan mı, yoksa insan hayatını koruyabilen mi?

 

Tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir: Güçle kurulan düzenler uzun sürmez; fakat adalet üzerine kurulan düzenler insanlığın hafızasında kalır.

 

Çünkü tarihte zalimlerin isimleri değil, onlara karşı sessiz kalan dünyanın utancı kalır.

 

Dip Not:

İSRAİL DEVLET DEĞİLDİR.

“İsrail Tescilli İşgalci, Soykırımcı, Yahudi Terör Örgütü'dür.”

AMERİKA DEVLET DEĞİLDİR.

“Amerika Tescilli Zorba, İşgalci, Soykırımcı, Haydut, Gaspçı, Evanjelist Terör Örgütü'dür.”