UNUTULAN TERBİYE, KALAN YALNIZLIK
“Bir milletin çöküşü bir günde olmaz… Evvela edep çekilir hayattan, sonra merhamet, sonra vicdan…”
Sabahın sessizliğinde, hasta yatağında benimle kısa bir sohbet eden annemin bitkin bir sesle mırıldandığı iki cümlenin ardından kaleme alındı bu satırlar. Solgun bir yüz, yorgun bir nefes ve hafızanın derinlerinden süzülen o ağır cümle: “Ne töre kaldı, ne örf kaldı, ne edep kaldı, ne gelenek…” Sanki bir ömrün son muhasebesi, yavaşça kapanan bir defterin son satırlarıydı…
Ve gözünü açtı… “Ey oğul…” dedi. O an söz değil, bir hayatın bütün yükü konuştu; odanın sabah sessizliği bile bu ağırlığı taşır gibi sustu.
Bir an durdu… sanki içinden geçen yılları tartar gibi baktı. Sonra yeniden aynı sükûnetle sustu. O sessizlik bile bir nasihat gibiydi.
Sabahın sessizliğinde bir annenin dudaklarından dökülen o cümle, yalnız bir serzeniş değildi… Sanki yılların içinden süzülüp gelen bir medeniyet ahıydı: “Terbiye kalmadı evladım… Töre kalmadı…”
O an sustum. Çünkü bazı cümleler insanın kulağına değil, doğrudan vicdanına dokunur.
Bir vakitler bu topraklarda çocuk önce edebi öğrenirdi. Sofraya otururken besmele çekilir, büyük konuşurken küçüğün sözü susardı. Baba eve geldiğinde hürmetle ayağa kalkılır, anne yalnız yemek değil; şefkat, edep ve terbiye pişirirdi. Şimdi ise aynı evlerde insanlar birbirine yabancı… Aynı masada göz göze gelmeden yaşayan aileler çoğaldı. Muhabbetin yerini ekran ışıkları aldı; kalpler yakın, gönüller uzak hale geldi.
Eskiler “edep yahu” derdi. Çünkü bilirlerdi ki edep, insanın içindeki terazidir; hayâ gittiğinde hudut da kalmaz.
Bugün ise “çağdaşlık” diye sunulan şey çoğu zaman köksüzlükten ibaret. Hürriyet dediler aileyi çözdüler, modernlik dediler anne-baba hürmetini “eski” diye küçümsediler, özgürlük dediler nefsin esaretini alkışlattılar. Bir vakitler büyük geçerken sigarasını saklayan gençlik vardı; bugün anne-babasına ses yükseltmeyi özgüven sanan bir hoyratlık türedi.
Ve bütün bunlar kendiliğinden olmadı. Çünkü yıllardır ekranlardan aynı zehir akıtılıyor. Dizilerde sadakat değil ihanet, aile değil entrika, iffet değil teşhir parlatılıyor. Bir zamanlar utanılarak gizlenen ne varsa bugün “özel hayat” denilerek meşrulaştırılıyor. Gayrimeşru ilişkiler, yıkılan yuvalar, ahlaki savrulmalar romantizm kılıfıyla sunuluyor.
Çocuk yalnız okulda yetişmez. Bir nesli izlediği sahneler, özendiği karakterler ve duyduğu sözler inşa eder. Bugün nice genç, ilim ehli bir büyüğü değil; şehveti, öfkeyi ve nobranlığı temsil eden sahte karakterleri rol model alıyor. Asıl kırılma tam da burada başlıyor.
Çünkü bir millet evvela toprağını değil, ahlakını kaybeder.
Peygamber Efendimiz ? buyuruyor: “Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır.” Bugün ise güzel ahlak değil; çıkarcılık, arsızlık ve menfaat alkış topluyor. Mahcubiyet zayıflık, merhamet saflık, hayâ ise gerilik gibi görülüyor.
Oysa töre dediğimiz şey yalnız gelenek değildir; insanın haddini bilmesidir. Büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, komşunun derdiyle dertlenmek ve anne duasını her şeyden üstün bilmekti. Bir zamanlar bayram sabahları el öpülür, dualar alınırdı; şimdi aynı evlerde insanlar birbirine mesaj atmaya bile üşeniyor. Akrabalık menfaate, komşuluk beton duvarlara gömüldü.
Daha acısı şudur: İnsanlar artık yanlış yapmaktan utanmıyor, sadece ortaya çıkmasından korkuyor. Vicdan sustukça cemiyet çürür, ahlak çöktükçe kanunlar yetmez. Çünkü bir toplumu ayakta tutan yalnız hukuk değil, insanın içindeki hayâdır.
Bugün huzurevlerinde evlat yolunu gözleyen anne-babalar varsa, bir baba kendi evladıyla aynı sofrada yabancı gibi oturuyorsa, gençler kalabalıklar içinde yalnızlığa sürükleniyorsa; sebep sadece ekonomik değil, ruhların fakirleşmesidir.
Çocuklara diploma verdik ama edep veremedik, makam öğrettik ama merhameti unuttuk, hak aramayı öğrettik ama haddi bilmeyi ihmal ettik. Hazreti Ali’nin sözü bunu özetler: “Edep, insanın görünmeyen elbisesidir.”
O elbise yırtıldığında geriye yalnız kalabalık kalır, cemiyet kalmaz.
Lakin yine de ümit vardır. Çünkü bu milletin mayasında irfan vardır; anne duası, baba nasihati, mahalle vicdanı ve sofradaki bereket hâlâ bu toprakların hafızasında yaşamaktadır.
Yeniden çocuklara sadece başarıyı değil insan olmayı öğretmek gerekir. Yeniden aileyi ekranların değil muhabbetin topladığı bir yuva haline getirmek gerekir. Yeniden büyüklerin sustuğu yerde susmayı, konuştuğu yerde dinlemeyi öğrenmek gerekir. Zira medeniyet betonla değil, ahlakla kaim olur.
Ve unutulmamalıdır ki: Bir milletin çöküşü düşmanın sınırı geçmesiyle başlamaz… evlatların anne duasını hafife almasıyla başlar.

