ORTADOĞU’NUN KIRILMA HATTI
“Gücün Gölgesinde Hukuk, Savaşın İçinde Diplomasi”
Ortadoğu yanmıyor; aslında küresel düzenin sinir uçları ateşe veriliyor. Bugün karşımızda duran tablo, yalnızca bir coğrafyanın değil, uluslararası sistemin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyan devasa bir fay hattıdır. Gazze’de başlayan ve kısa sürede Lübnan’a, Yemen’e, İran eksenli gerilim alanlarına yayılan süreç artık tek bir savaşın adı değildir. Bu, çok katmanlı, çok aktörlü ve derinleşen bir güç mücadelesidir. Ve bu mücadeleyi anlamak için cephe hatlarından fazlasına bakmak gerekir: devlet aklının stratejik reflekslerine, küresel ittifakların görünmeyen mimarisine ve uluslararası hukukun zorlandığı gri alanlara…
Gazze’de yürütülen askeri operasyonlar İsrail tarafından güvenlik ve terörle mücadele çerçevesinde tanımlanıyor. Ancak sahadan yansıyan manzara, bu tanımın ötesine geçiyor. Uluslararası raporlar; ağır bedeller ödeyen sivilleri, yıkılan altyapıyı ve giderek daralan insani yardım koridorlarını ortaya koyuyor. Artık mesele yalnızca askeri değildir. Tartışma, uluslararası insancıl hukukun en temel iki sorusunda düğümlenmektedir: Siviller gerçekten korunuyor mu? Güç, orantılı mı kullanılıyor?
Bu soruların cevabı ise siyasi söylemlerle değil; bağımsız, şeffaf ve çok katmanlı soruşturma süreçleriyle anlam kazanacaktır.
Bölgesel denklem her geçen gün daha kırılgan bir hal alıyor. Lübnan hattında Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilim, Yemen’de Husilerin Kızıldeniz üzerindeki saldırıları ve İran bağlantılı vekil unsurların artan hareketliliği, çatışmayı yerel sınırların ötesine taşıyor. Bu artık sınırlı bir kriz değil; bölgesel bir güç rekabetidir. Üstelik etkileri yalnızca askeri alanla sınırlı kalmıyor. Küresel ticaret yolları, enerji güvenliği ve ekonomik dengeler de bu gerilimden doğrudan etkileniyor.
ABD’nin İsrail’e verdiği güçlü destek, Rusya ve Çin’in daha temkinli ancak stratejik pozisyonları ve bölgesel aktörlerin kendi nüfuz alanlarını genişletme çabası, bu karmaşık yapıyı daha da derinleştiriyor.
İran cephesinde ise nükleer dosya yeniden uluslararası diplomasinin en hassas başlığı haline gelmiş durumda. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporlarında yer alan yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokları, yalnızca teknik bir mesele değil; aynı zamanda zamanla yarışan bir diplomasi krizidir.
Bu geniş tablo içinde Uluslararası Ceza Mahkemesi süreci ayrı bir kırılma noktasıdır. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında yapılan tutuklama talebi, henüz bir mahkûmiyet değil; devam eden bir yargısal sürecin parçasıdır. Ancak bu adım, uluslararası hukukun uygulanabilirliğini test eden kritik bir eşiğe işaret etmektedir. Çünkü burada tartışılan yalnızca eylemler değil; güç ile hukukun ilişkisi ve çatışma çağında adaletin gerçekten mümkün olup olmadığıdır.
Ortaya çıkan manzara nettir: Ortadoğu’daki kriz artık tankların, füzelerin ya da askeri üstünlüğün tek başına açıklayabileceği bir denklem değildir. Güvenlik refleksleri, bölgesel rekabetler, küresel ittifaklar ve hukuk tartışmaları iç içe geçmiş; kendi kendini besleyen bir gerilim döngüsü yaratmıştır.
Ve bu döngünün merkezinde, her zamanki gibi, en ağır bedeli ödeyen siviller bulunmaktadır.
Şimdi asıl soru şudur:
Gücün bu denli sertleştiği bir çağda, hukuk ve diplomasi yeniden denge kurabilir mi?
Yoksa Ortadoğu, kalıcı bir istikrarsızlık sarmalına mı sürükleniyor?
Çünkü bu kez mesele yalnızca Ortadoğu değildir.
Mesele, güç ile adaletin aynı dünyada birlikte var olup olamayacağıdır.

