Turk Time
DOLAR
48,2431 %0.2
EURO
55,9107 %-0.51
ALTIN
6951,2560 %-2.41
BIST-100
14641,56 %0.45
PETROL
87,8500 %-0.55
BONO
40,1000 %-0.1
ISTANBUL
BUGÜN
22/25°
ISTANBUL
YARIN
22/26°

DÜNYACA ÜNLÜ YILDIZLARIN PR UZMANI EDWARDS: ”ZİRVEYE ÇIKMAK KENDİNİ İŞİNE ADAMAKTAN GEÇER!”

Türkiye’den çıkan bir pop grubunun uluslararası sahneye açılma ihtimali bugün yalnızca o grubun geleceği açısından değil, Türk müziğinin dünyadaki görünürlüğü bakımından da heyecan verici bir gelişme; zira böyle bir çıkış, ülkemizden başka sanatçıların da geçebileceği bir kapı aralayabilir.

“Manifest” bugün işte tam da böyle bir eşiğe doğru ilerliyor. Türkiye’de kısa sürede yakaladığı büyük çıkışın ardından Londra’yı global çalışmalar ve uluslararası iş birlikleri için önemli bir merkez olarak konumlandıran grup, bir yandan 16 Ekim’de OVO Arena Wembley’de ilk Birleşik Krallık konserini vermeye hazırlanırken diğer yandan küresel ölçekte faaliyet gösteren bir yapım şirketiyle anlaşma sürecinde…

Manifest’in bu yeni döneminde öne çıkan isimlerden biri Alan Edwards… The Rolling Stones’tan David Bowie’ye, Prince’ten Spice Girls’e dünya çapında yıldızların kariyerlerinin kritik dönemlerinde iletişim stratejilerini yöneten Edwards, bugün Manifest’in Türkiye dışındaki pazarlarda nasıl konumlanabileceği ve nasıl karşılık bulabileceği üzerine çalışıyor.

Edwards’ın kariyerini dikkat çekici kılan yalnızca birlikte çalıştığı isimlerin büyüklüğü değil. Müzik gazetelerinin bir sanatçının kaderini değiştirebildiği yıllardan televizyon ve müzik kanallarının yükselişine, oradan Instagram ve TikTok’un kesintisiz görünürlük düzenine uzanan yaklaşık yarım yüzyıllık dönüşümü sektörün tam merkezinde yaşayan bir isim Edwards. Üstelik bu tarihin yalnızca tanığı olmadı; dünyaca ünlü yıldızların imajlarının, kamuoyuyla kurdukları ilişkinin ve kariyerlerinin kritik dönemlerinde stratejiyi şekillendiren isimlerden biri olarak bu dönüşümün içinde aktif rol aldı. Bu dünyanın merkezine oldukça genç yaşta girdi Edwards. Müzik basınında başladığı kariyerinde henüz 23 yaşlarındayken organizatör Harvey Goldsmith’ten aldığı bir telefon, önündeki ölçeği bir anda değiştirdi: “Merhaba Alan, ben Harvey. Stones’u temsil etmek ister misin?” Söz konusu “Stones”, elbette The Rolling Stones’du… Edwards kısa süre içinde grubun uluslararası halkla ilişkilerini yürütmeye başladı. O günleri, “Neredeyse bir gecede çok büyük bir sahnenin üzerine çıkarılmış oldum. Muazzam bir baskı vardı. Ama aynı zamanda inanılmaz bir öğrenme süreciydi.” sözleriyle hatırlıyor.

Onun sektördeki yarım asırlık deneyimi ise herkesin kendine pay çıkarabileceği önemli dersler taşıyor. Dünyanın en büyük yıldızlarıyla çalışırken yaptığı gözlemler başarıya ilişkin kimi yerleşik kabulleri tersine çeviriyor. Edwards’ın birlikte çalıştığı insanların belki de en zekisi olarak tanımladığı David Bowie buna iyi bir örnek.

“David büyük ölçüde kendi menajeri gibiydi. Son derece zekiydi. Hatta çalıştığım insanların belki de en zekisiydi.”

Ancak Edwards’ın Bowie’nin zekâsına ilişkin asıl vurgusu, ne kadar çok şey bildiğinden ziyade öğrenmeye ne kadar açık olduğunda saklı:

“Çünkü o, tavsiye alırdı. Profesyonellerin fikirlerini duymak isterdi. Alan, bunun hakkında ne düşünüyorsun?”, “Bu doğru bir yayın olur mu sence?”, “Konuşmamız gereken en doğru gazeteci bu mu?” diye soruyordu.

Mick Jagger’ın yaklaşımı da benzerdi. Rolling Stones stadyum konserleri verirken Jagger, Edwards’ın bunların en iyi nasıl anlatılacağına ve tanıtılacağına ilişkin görüşünü önemsiyordu.

Oysa bu tablo, Edwards’ın daha küçük ölçekte başarı kazanmış bazı sanatçılarda gördüğü tavırla belirgin bir tezat oluşturuyor. Profesyonel destek alıp yine de kimsenin fikrine ihtiyaç duymadığını düşünenleri anlamakta zorlanıyor ünlü PR duayeni…

“Bu, bir dişçiye gidip hangi dişe nasıl müdahale etmesi gerektiğini sizin anlatmanıza benziyor.”

Edwards işinin ehli profesyonellerle çalışmak ve onların görüşlerine kulak vermek kadar başarının temelinde başka bir unsurun daha bulunduğu görüşünde:

“Başarılı olan sanatçı işini önemser. Günün 24 saati bu işi yaşar. İşinde zirveye çıkabilmek için bir anlamda obsesif olmak zorundasınız!“

Ayrıntılara dikkat etmek, hayranları önemsemek, onlara iyi davranmak, yeni fikirler üretmek ve sürekli daha iyisini aramak da bu anlayışın parçaları… Edwards’a göre gerçek büyüklük yalnızca sanatçının kendi standardını yükseltmesiyle sınırlı değil. İyi profesyoneller sanatçının kariyerine değerli katkılar sunarken, gerçekten büyük ve vizyoner sanatçılar da birlikte çalıştıkları insanları daha iyisini üretmeye zorlayarak onların standartlarını yukarı çekiyor:

“Gerçekten büyük bir sanatçı, PR olarak sizi de sizin onu zorlayabileceğiniz kadar zorlar. Sürekli yeni şeyler için sizi iter. Böylece siz de yaptığınız işin seviyesini sürekli yükseltmek zorunda kalırsınız. Bowie veya Jagger ile çalışmak her zaman böyleydi.”

Edwards’ın anlattıkları, PR’ın işlevine ilişkin yaygın bir kabulü de tersine çeviriyor: Amaç her zaman sanatçıyı daha fazla görünür kılmak değil; ona göre kariyerin bulunduğu noktaya göre ihtiyaç tamamen değişebiliyor:

“Bazen gözden kaçırılmış, unutulmuş bir sanatçının yeniden değerlendirilmesini sağlamaya çalışırsınız. Başka bir sefer hiç tanınmayan bir sanatçının fark edilmesini sağlamaya çalışırsınız. Bir başka durumda ise çok ünlü bir insan bir fırtınadan geçerken onun görünürlüğünü mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışabilirsiniz.”

Bu nedenle Edwards için iyi bir stratejinin başlangıcı hazır bir reçeteyi uygulamak değil, karşısındaki sanatçıyı ve içinde bulunduğu durumu doğru okumak. Zaten herkese uygulanabilecek tek bir formüle inanmadığını da açıkça söylüyor:

“Her durum birbirinden farklıdır. İki durum hiçbir zaman birbirinin aynısı değildir.”

Yeni bir sanatçıyla çalışmaya başladığında ilk işi de onu mümkün olduğunca derinlemesine anlamaya çalışmak oluyor. Edwards bu süreci biraz mizahla Sherlock Holmes’a benzetiyor:

“Kendimi çalışma odamda piposuyla oturan Sherlock Holmes gibi hissediyorum. Bu sanatçı aslında kim? Kitlesi kim? Müzik tarihindeki muhtemel yeri ne olabilir? Kendisi ne istiyor? Neler gerçekleştirilebilir? Neler mümkün?”

Edwards bu analizden sonra her müşterinin stratejisini büyük bir ormanın içinden çizilecek yeni bir güzergâh gibi görüyor; hedef değiştikçe yol, kullanılacak mecra ve ulaşılmak istenen kitle de değişiyor. Bu nedenle ona göre stratejinin başlangıç noktası sanatçının kendisi:

“Benim için asıl ilginç olan hikâyedir. Onlarda sıra dışı olan ne? Geçmişlerinde ne yaptılar? Yalnızca müziğin ötesinde, onları bambaşka bir yere taşıyan ne var?”

Ve sonunda bütün planı belirleyebilecek temel soruya geliyor: “Bu sanatçıyı o müzik türündeki diğer onlarca şarkıcıdan ayıran bir şey var mı?”

Bir sanatçıyı diğerlerinden ayıran o özgün unsur bulunduğunda, bir sonraki mesele bunun kamuoyuna nasıl yansıtılacağı oluyor. Tam da burada, sanatçının doğal kişiliği ile profesyoneller tarafından şekillendirilen imajı arasındaki sınır önem kazanıyor. Edwards bu sınırın her sanatçıda aynı yerde çizilemeyeceğini düşünüyor. Kimi zaman güçlü bir imajın oluşmasında profesyonel dokunuşlar belirleyici olurken, kimi zaman sanatçının karakteri zaten başlı başına yeterince güçlü olabiliyor.

Bob Dylan’ı örnek veriyor mesela… Akustik gitarıyla dolaşan, New York’un folk kulüplerine adeta nereden geldiği belli olmayan gezgin bir müzisyen gibi çıkagelen bir figür olarak kurduğu imajı hatırlatıyor. Oysa bu gezgin folk ozanı görüntüsünün ardında, Amerika’nın Ortabatı bölgesinde yetişmiş, düzenli bir orta sınıf aile hayatı ve kendisini destekleyen bir ailesi vardı Dylan’ın…

Edwards’ın bundan çıkardığı sonuç Dylan’ın “sahte” olduğu değil elbette. Daha çok, bir sanatçının kamuoyunda tanınan kimliğinin yalnızca kendiliğinden oluşmadığını; gerçek kişiliğinin belirli yönlerinin zaman zaman profesyonel dokunuşlarla öne çıkarılabildiğini, çerçevelenebildiğini ve daha güçlü bir hikâyeye dönüştürülebildiğini ifade ediyor aslında…

“Genellikle perde arkasında bir şeyler vardır.” diyen duayen, bazen profesyonel bir dokunuşun yalnızca bir imajı güçlendirmekle kalmayıp popüler kültür tarihine kazınacak bir anın ortaya çıkmasına da katkı sağlayabileceğini vurguluyor. Edwards bunun en çarpıcı örneklerinden birin eski patronu Keith Altham üzerinden veriyor. Jimi Hendrix’e Monterey Pop Festivali’nde gitarını ateşe vermesini öneren kişinin Altham olduğunu ve ortaya çıkan görüntünün rock tarihinin en unutulmaz anlarından birine dönüştüğünü hatırlatıyor.

Diğer yandan Amy Winehouse’u ise bunun karşısına bambaşka bir örnek olarak koyuyor:

“Onun bu konuda herhangi bir yönlendirme aldığını sanmıyorum. O sadece öyle biriydi.”

Böylece Edwards’ın deneyiminde yıldız yaratmanın tek bir formülü olmadığı da ortaya çıkıyor: Bazen doğru bir profesyonel dokunuş bir imajı güçlendirip unutulmaz bir ana dönüştürebilirken, bazen yapılabilecek en doğru şey, zaten sıra dışı olan bir sanatçının önünden çekilmeyi bilmek…

Otantiklik söz konusu olduğunda ise verdiği en güçlü örneklerden biri Nick Cave:

“Yüzde yüz özgün. Ondan ne bekleyeceğinizi bilemezsiniz. Ama büyüleyici, özgün ve zeki olmayı hiçbir zaman bırakmaz.”

Edwards’a göre seyirci de bu farkı hissediyor. Bu nedenle o, her görüntünün, açıklamanın ve davranışın kusursuz biçimde kontrol edilmeye çalışıldığı yıldız imajlarına mesafeli:

“Her şeyin kusursuz görünmesini istiyorlar. Ama bunun sonucunda ortaya son derece ruhsuz, son derece sıkıcı bir şey çıkabiliyor.”

Bowie’nin kariyerini bu açıdan da öğretici buluyor. Sürekli yeni projeler denediğini ve bunların hepsinin başarıyla sonuçlanmadığını hatırlatıyor: “…bazen başarısız oluyordu. Bu da onu daha ilginç ve daha ilişki kurulabilir bir insan yapıyordu.”

Yani ona göre kusur ya da başarısızlık, mutlaka saklanması gereken bir kariyer lekesi değil; bazen sanatçıyı daha inandırıcı ve daha insani kılan şeylerden biri… Bir dönem büyük yıldızlar uzun süre göz önünden çekilebiliyor, hatta bu yokluk geri dönüşlerini daha güçlü hale getirebiliyorken bugün ise sosyal medya ve kesintisiz haber akışının sanatçılar üzerinde sürekli görünür kalma baskısı yarattığına da değinen Edwards:

“Örneğin Madonna bir albüm ve büyük bir tanıtım kampanyasının ardından uzun süre görünmez olup, sonra yeni bir görünüm ve yeni bir sound’la geri dönebiliyordu. Yokluk, dönüşü büyütebiliyordu. Bugün ise her şey haber oluyor. Her şey görünür. Her şey sosyal medyada paylaşılıyor. Bir ya da iki yıl görünmemek artık gizemi artırmak yerine unutulma riskini de beraberinde getirebiliyor.” diyor ve geçmişe takılıp kalmak yerine günümüze uyum sağlamanın öneminin altını çiziyor:

“Bütün bu değişiklikler yüzünden kaygılanmanın ne anlamı var? Elbette onlardan bir şeyler öğrenirsiniz. Uyum sağlar ve onları kullanırsınız…”

Zira ona göre mecra değişse de yaptığı işin özü değişmedi:

“Derinde, temelde yaptığım işin hikâye anlatıcılığı olduğunu düşünüyorum.”

Müzik gazetelerinden Instagram ve TikTok’a uzanan yaklaşık yarım asırlık değişimin ardından iletişim araçlarıyla kurulması gereken ilişkiyi ise belki de söyleşinin en güçlü cümlelerinden biriyle özetliyor:

“Bunların sizin mesajınızın taşıyıcı araçları olması gerekir; mesajınızın bu araçlara tabi olması değil...”

Edwards’ın değişen müzik dünyasına ilişkin iyimserliği yalnızca yeni iletişim araçlarıyla da sınırlı değil. Ona göre müziğin dünyaya yayıldığı merkezler de artık eskisi kadar belirleyici değil; yani bir sanatçının küresel başarıya ulaşabilmesi için mutlaka Amerikan ya da İngiliz müzik endüstrisinin içinden çıkması gereken dönem çoktan geride kaldı. Afrika müziğinin farklı dönemlerde yakaladığı uluslararası ilgiyi, Jamaika’dan dünyaya yayılan reggae’yi, Alman müziğinin belirli dönemlerde yarattığı etkiyi ve İsveç popunun sınırları nasıl aştığını hatırlatan Edwards’a göre küresel ilginin yön değiştirmesinin değişmez bir formülü yok; bazen belirli bir ülkenin ya da müzik sahnesinin zamanı geliyor sadece…

Türkiye’nin müzik sektörünü yakından tanıma fırsatı bulduğunda sektörün ne kadar büyük ve başarılı olduğunu, buna karşın uluslararası ölçekte bazı açılardan gözden kaçırıldığını fark ettiğini söylüyor Edwards... Manifest’e gösterdiği ilginin arkasında da hem Türkiye’de gördüğü bu potansiyel hem de geçmişindeki önemli bir deneyim var:

“Ben Spice Girls’ün PR’ını yapmıştım. Dolayısıyla Manifest’te gördüğüm şey beni gerçekten heyecanlandırdı.”

Edwards’ın Türkiye için gördüğü ihtimal Manifest’le de sınırlı değil. Kariyeri boyunca farklı ülkelerden ve müzik sahnelerinden çıkan sanatçıların dünya çapında yeni dalgaların önünü açabildiğine tanıklık etmiş biri olarak, Türkiye’den de benzer bir hareketin doğabileceğine inanıyor:

“Türkiye’den henüz keşfetmediğim başka heyecan verici gruplardan oluşan bütün bir dalga gelebilir.”

Belki de Türkiye açısından asıl önemli ihtimal burada yatıyor. Bir Türk sanatçının ya da grubun kazanacağı uluslararası bir başarı dünyanın dikkatini Türkiye’deki müzik üretimine çevirebilir, bu da ardından gelecek başka isimler için de bu kapıyı aralayabilir!

Uluslararası başarı hedefleyen Türk sanatçılara tavsiyesi ise söyleşi boyunca anlattığı strateji anlayışıyla paralel: “Dünyayı tek bir pazar olarak görmeyin, ulaşmak istediğiniz ülkeyi anlayın ve kendi hikâyenizle o pazar arasında bağlantılar kurun.”

Fransa’daki gençlerin ilgisini çeken şeyle Kanada’da ya da Londra’da karşılık bulan şeyin her zaman aynı olmayacağını hatırlatan Edwards: “Her ülke için yerel hikâye oluşturun.” tavsiyesini tekrarlıyor…

Elbette bu, kendi kimliğinizden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Edwards farklı iş birliklerinin, farklı mix’lerin ve Türkiye’nin diasporasının yeni pazarlara ulaşmak için doğal bağlantılar yaratabileceğini düşünüyor. Manifest’e Spice Girls hakkında bir paylaşım yapmasını önermesi de bu yaklaşımın küçük bir örneği: “Bağlantılar kurun. Düşünün. Anlatıya odaklanın…”

Ve sonunda, yaklaşık yarım asırlık deneyimini neredeyse bütün söylediklerini bir araya getiren yalın bir tavsiyeyle tamamlıyor:

“Beş yıl sonra nerede olmak istediğinizi belirleyin. Wembley Stadyumu’nda mı çalmak istiyorsunuz? Madison Square Garden’da mı? Gitmek istediğiniz yeri belirleyin. Sonra oradan geriye doğru çalışın. Ve oraya ulaşmanızı sağlayacak güzergâhın ne olduğunu bulmaya çalışın…”

Edwards’ın söylediklerinin yalnızca müzik dünyası için değil, kendi alanında sınırlarını aşmak isteyen herkes için bir karşılığı var:

“Büyük hedefler yalnızca yetenekle değil; öğrenmeye açıklık, çalışma disiplini, doğru insanlarla işbirliği, ayırt edici bir hikâye ve bütün bunları doğru hedefe yöneltecek bilinçli bir stratejiyle gerçeğe dönüşüyor.”

Manifest’in uluslararası yolculuğunun nereye varacağını zaman gösterecek. Ancak Türkiye açısından asıl heyecan verici ihtimal, bu yolculuğun tek bir grubun başarısının ötesine geçerek başka sanatçıların da dünyaya açılabileceği bir hareketin başlangıcına dönüşmesi. Yaklaşık yarım asırlık deneyimin ardından Edwards’ın Türkiye için bıraktığı ihtimal ise yazının başındaki soruya güçlü bir karşılık veriyor:

 

“Uluslararası arenada artık belki de Türkiye’nin zamanı gelmiştir!”

 

***“Büyük hedefler yalnızca yetenekle değil; öğrenmeye açık olmak, çalışma disiplini, doğru insanlarla işbirliği, ayırt edici bir hikâye ve bütün bunları doğru yere yöneltecek biliçli bir strateji ile gerçeğe dönüşüyor.”

Manifest’in uluslararası yolculuğunun nereye varacağını zaman gösterecek. Umarım Türkiye açısından bu yolculuk tek bir grubun başarısının ötesine geçerek başka sanatçıların da dünyaya açılabileceği bir hareketin başlangıcı olur…Kim bilir belki de artık uluslararası arenada Türkiye’nin zamanı gelmiştir!..