KENDİLERİ KÜÇÜK, ETKİLERİ BÜYÜK!
Tarih boyunca büyük güçler masaya oturmuş, anlaşmalar imzalamış, ateşkesler ilan etmiştir… Generaller zafer konuşmaları yapmış, politikacılar sınırları yeniden çizmiştir… Ama bazen bir savaşın gerçek yüzünü dünyaya en iyi anlatan bir general ya da bir politikacı değil, bir çocuk olabilir…
1982 yılıydı… Soğuk Savaş’ın en gergin döneminde dünya, iki süper gücün nükleer yarışının gölgesinde nefes almaya çalışıyordu… Maine’in küçük kasabası Manchester’da yaşayan on yaşındaki Samantha Smith, annesinin okuduğu Time dergisinin kapağında Sovyetler Birliği’nin yeni lideri Yuri Andropov’un fotoğrafını gördü… Ve annesine sordu: “Eğer dünya bu adamdan bu kadar korkuyorsa, neden biri ona gidip savaş isteyip istemediğini sormuyor?” Annesi güldü ve dedi ki: “O zaman sen sor.” Samantha da öyle yaptı; dünyanın en güçlü ve en çekinilen adamlarından birine, koca Sovyetler Birliği’nin başına mektup yazdı… Ve Andropov yanıt verdi… Onu ailesiyle birlikte Sovyetler Birliği’ne davet etti… O yaz, Karadeniz kıyısındaki Artek Çocuk Kampı’nda Rus çocuklarla birlikte yüzen, gülen, dans eden bir Amerikalı kız vardı… Amerikalı kızın Sovyetler Birliği ziyaretini dünya basını izledi. Bu buluşma Amerika’ya Sovyet çocuklarının da normal çocuklar olduğunu; Sovyetler’e de Amerikalıların canavarlar olmadığını fark etmelerini sağladı… Hiçbir zirve, hiçbir anlaşma bunu bu kadar net yapamazdı… Samantha, 1985 yılında 13 yaşında, bir uçak kazasında hayatını kaybetti… Ama yazdığı mektup ve yarattığı etki hâlâ hafızalardaki yerini koruyor…
Hiroşima’ya atom bombası düştüğünde Sadako Sasaki henüz iki yaşındaydı… On yıl sonra, radyasyonun verdiği lösemi onu yatağa düşürdüğünde, bir Japon geleneğine tutundu: Eğer bin tane kâğıt turna katlarsan, tanrılar dileğini gerçekleştirir… Sadako yataktan kalkamıyordu… İlaç kâğıtlarından, dergi sayfalarından, eline geçen her kâğıt parçasından turna katladı… Henüz 644. turnayı katlamıştı ki hayatını kaybetti… Geri kalanları sınıf arkadaşları onun için tamamladı… Bugün Hiroşima Barış Parkı’ndaki heykeline dünyanın dört bir yanından kâğıt turnalar yağıyor… Yıllardır, hiç durmadan… Sadako savaş istemedi… Barış da istemedi aslında… Sadece yaşamak istedi…
Amsterdam’da bir çatı katının gizli bölmesinde, Nazi işgali altında iki yıl boyunca saklanan Anne Frank günlük tutuyordu… Korkularını, umutlarını yazıyordu… O, büyümek ve yazar olmak istiyordu… 1944’te yakalandı ve bir toplama kampında hayatını kaybetti… Ama günlüğü miras kaldı dünyaya… O günden bu yana yüz milyonlarca insan tarafından okundu ve her sayfada aynı şey hissedildi: Bu günlük yok edilmek istenen bir çocuğun korkuları, umutları ve hayalleriyle hayata tutunduğunu gösteriyordu…
Tanya Savicheva, 1941’de Nazi Almanyası Leningrad’ı kuşatmaya başladığında on bir yaşındaydı… Günler geçtikçe ailesi ve yakınları gözünün önünde açlıktan birer birer ölmeye başladı… Tanya, her ölümü küçük bir deftere not etti… Büyük harflerle, tarih ve saatiyle birlikte… Defterin son sayfalarında şunlar yazıyordu: *“Saviçevler öldü.”*, *“Herkes öldü.”*, *“Sadece Tanya kaldı.” * Tanya, kuşatmadan sağ çıkmayı başardıysa da -o dönem içinde bulunduğu kötü şartlardan olsa gerek- 14 yaşında kadar direnebildi hayata… Dokuz sayfadan ibaret defteri ise, Leningrad Kuşatması’nda ölen 1 milyondan fazla insanın simgesi oldu…
1991… Saraybosna’da on bir yaşında Zlata Filipovi?, günlüğünde yediği pizzadan, sevdiği müzikten bahsederken birkaç ay sonra şehir kuşatma altına alındığında günlüğünde işlediği konular değişmişti… Bombaları yazdı, öldürülen arkadaşlarını yazdı, elektriksiz ve susuz geçen günleri yazdı… Zlata’nın günlüğü savaş sürerken yayımlandı… Dünya, Saraybosna’yı bir çocuğun gözünden gördü… Ve bu, onlarca haber bülteninin yapamadı etkiyi bıraktı…
Bu hikâyelere ülkemizden de çok özel bir katkı var…
Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan’ı çocuklara armağan etti… Bu sadece duygusal bir jest değildi… Bu, geleceğin ordulara değil çocuklara ait olduğunu söyleyen felsefi bir eylemdi… “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesiyle bütünleşen bu karar, Atatürk’ü sadece bir bağımsızlık önderi değil, çocukları barışın taşıyıcısı olarak gören bir devlet adamı olarak da konumlandırıyordu.
Ve Nâzım Hikmet… 1956 yılında, Hiroşima’da öldürülen yedi yaşındaki bir kızın ağzından şöyle seslenmişti:
Kapıları çalan benim kapıları birer birer
Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler
Hiroşima’da öleli oluyor bir on yıl kadar
Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar…
Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu
Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok
Şeker bile yiyemez ki kâğıt gibi yanan çocuk
Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver;
Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler…
Tarih boyunca her savaşan taraf kendini haklı görmüştür… Her cephe kendi acısını en büyük acı olarak sunmuştur… Ama düşen bombalar altındaki bir çocuk için bu ayrımların hiçbir anlamı yoktur…
Galip de çocuğunu kaybeder, mağlup da…
Ve tarihte adı geçen bu çocukların hiçbiri diğerlerinden daha değerli değildi… Onlar, adı hiç yazılmayan, günlüğü hiç yayımlanmayan, mektubu hiç cevap alamayan milyonların sesi oldular…
Bugün dünyada savaşlar sürüyor… Orta Doğu’da, Avrupa’nın sınırlarında, dünyanın gözden uzak köşelerinde… Ve her çatışmada, o çatışmada en az söz hakkı olan çocuklar ödüyor en ağır bedeli…
Savaşın kazananı yoktur… Savaşan herkes kaybetmiştir… Kaybeden çocukların masumiyeti, yüzyıllar sonra bile bize bunu hatırlatmaya devam ediyor…
Ukrayna- Rusya , İsrail - İran ve dünyanın pek çok yerindeki savaşlarda temkinli bir duruş sergileyen ve dünya barışına öncülük eden Atatürkümüz’ün vasiyetini yerine getiren devlet büyüklerimize yürekten teşekkürler… Böyle karışık bir coğrafyanın ortasında daima barıştan yana, “çocukların ölmediği, şeker de yiyebildiği” nice güzel yarınlar görmek dileğiyle…

