Turk Time
DOLAR
45,0267 %0.04
EURO
52,8333 %0.05
ALTIN
6831,3500 %0.24
BIST-100
14409,00 %0
PETROL
101,0500 %1.94
BONO
40,1500 %-0.32
ISTANBUL
BUGÜN
10/16°
ISTANBUL
YARIN
9/16°

YAKINLAŞTIKÇA İMAJI DEĞİŞEN ÜLKE: RUSYA…

2025 yılının Ekim ayında Rusya’ya gitmeden önce zihnimde iki ayrı Rusya vardı. Biri haber bültenlerinden tanıdığımız; savaşla anılan, sert, kapalı ve mesafeli bir ülke… Diğeri ise Dostoyevski’lerin, Çaykovski’lerin, Puşkin’lerin yetiştiği büyük bir kültür geleneğinin taşıyıcısı olan derin bir medeniyet coğrafyası…
Saint Petersburg’a adım attığım ilk andan itibaren karşılaştığım gerçeklik, ikinci Rusya’ya çok daha yakındı. Şehir düzeni, mimarisi ve insanların gündelik hayat içindeki sakinliği, dışarıdan bakıldığında sürekli kriz hâlinde olduğu düşünülen bir ülke görüntüsüyle örtüşmüyordu. Modern metropoller çoğu zaman devletlerin politik gerilimlerini değil, toplumların süreklilik duygusunu yansıtır. Saint Petersburg’da hissedilen de tam olarak buydu işte…
Kültür ve Sanat Yönetimi bölümünde yüksek lisans yapan bir öğrenci olarak dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Hermitage’da dolaşmak bir müze gezmenin ötesinde Avrupa kültür tarihinin belleğine bir yolculuktu adeta… Bir ülkeyi anlamanın en güvenilir yollarından biri onun sanatına bakmaktır. Ama en az sanat kadar önemli olan bir başka şey de o ülkenin insanlarının ne düşündüğünü dinlemektir. Diyalog kurduğum birçok kişi ülkede demokrasinin zayıfladığını düşündüğünü açıkça ifade ediyordu. Buna rağmen toplumun önemli bir kesiminin mevcut yönetime güçlü destek verdiğini de aynı açıklıkla söylüyorlardı. Saint Petersburg’da tanıştığım bir büyüğümün şu cümlesi bu durumu anlamak açısından dikkat çekiciydi: “Putin bugün %92 oy alıyorsa, daha özgür bir ortamda da büyük ihtimalle yine %90 oy alırdı.” 2024 Mart seçimlerinde resmi sonuçların %87’yi aştığı bir iklimde bu cümle bir seçim tahmini değil, Rusya’daki liderlik algısının Batı’daki temsil tartışmalarından farklı bir güvenlik ve istikrar psikolojisi üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Rusya’da devlet yalnızca bir yönetim aygıtı değil; tarihsel hafızanın taşıyıcısı olarak da görülüyor. Bu kişinin savaş konusundaki değerlendirmesi de aynı derecede düşündürücüydü: “Saint Petersburg’da ya da Moskova’da biz bu savaşı hissetmiyoruz. Ama küçük şehirlerde kayıplar daha fazla hissediliyor.” Bu gözlem, büyük şehirlerin çoğu zaman ülkelerin politik gerçekliğini değil, hayatın devamlılığını yaşadığını bir kez daha gösteriyor. 
Saint Petersburg’daki köklü kültürel deneyimin ardından Moskova’ya geçtiğimde ise karşıma bambaşka bir şehir çıktı. Benim gözümde artık dünyanın merkezini temsil eden üç şehir var: New York, Londra ve Moskova… New York küresel sermayenin, Londra finansal hafızanın, Moskova ise tarihsel devlet aklının ve geleneksel jeopolitik gücün bir temsili… Moskova’yı bu üçlüye dahil eden şey tarihsel ağırlığın hâlâ şehir dokusunda hissediliyor olması…Kızıl Meydan’da yürürken bir tarih sahnesinin içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Ancak Moskova’yı benim için asıl anlamlı kılan duraklardan başında Nazım Hikmet Ran’ın burada yatan hatırasıydı elbette… Bu mezar ziyareti burayı benim için kültürel bir akrabalık mekânına dönüştürdü.
Şehirde beni en çok şaşırtan unsurlardan biri de demografik çeşitlilikti. Türkiye’de yaygın olan “sarışın, mavi gözlü Rus” algısının Moskova sokaklarında neredeyse karşılığı yoktu. Aksine şehir, Orta Asya’dan Kafkasya’ya uzanan geniş bir medeniyet havzasının kesişim noktası gibiydi. Sokaklarda Türkmenlerle, Özbeklerle, Azerbaycanlılarla karşılaşmak bu coğrafyanın düşündüğümüzden çok daha tanıdık olduğunu hatırlatıyordu.
Rusya’dan ayrılacağım gün bindiğim taksinin şoförü bir Azerbaycan Türküydü. Sohbet sırasında babamın “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda” şarkısının söz yazarı olduğunu söylediğimde gözleri doldu. Karabağ zaferi sonrası yapılan kutlamalarda bu şarkının 2 ülkenin liderleri İlham Aliyev ile Recep Tayyip Erdoğan tarafından birlikte söylendiğini hatırlıyordu. “Burada çok Türkmen kardeşin var. Rusya’da Türkleri seven çok insan var.” derken taksi ücretini almamak için gösterdiği samimi ısrar, bana şu gerçeği bir kez daha hatırlattı:
Coğrafya uzak olabilir, ama kültür mesafeyi ortadan kaldırır.
Rusya’ya gitmeden önce zihnimizde oluşan tablo ile sahada karşılaşılan gerçeklik bambaşka… Türkiye’de Rusya çoğu zaman yalnızca bir dış politika başlığı olarak konuşuluyor. Oysa Rusya aynı zamanda güçlü bir kültürel hafızanın, derin bir devlet geleneğinin ve çok katmanlı bir medeniyet coğrafyasının adı…
Rusya’yı tüm çelişkileri ve derinliğiyle anlayabilmek için sokaklarında yürümek, müzelerinde dolaşmak, insanlarını dinlemek gerekir.
Bazı ülkeler vardır; anlayabilmek için havasını solumak gerekir… İşte Rusya da onlardan biridir…