BÜYÜK KUŞATMA
İnsanlık tarihi büyük savaşlara, imparatorlukların çöküşüne ve coğrafi sınırların yeniden çizilmesine şahitlik etmiştir. Ancak hiçbir dönem, içinde yaşadığımız şu son altı yıl kadar sistemli, görünmez ve insan aklını topyekûn rehin almayı amaçlayan küresel bir laboratuvar çalışmasına sahne olmamıştır.
Bu bir top, tüfek savaşı değildir. Bu; insanlığın elindeki son kaleleri, yani devleti, aileyi, cüzdanı ve nihayetinde hür iradeyi teslim almayı amaçlayan **"Büyük Kuşatma"**nın ta kendisidir.
Kuşatma surlarda değil; zihinlerde, cüzdanlarda ve yuvalarda başladı!
Geriye dönüp baktığımızda sürecin nasıl ilmek ilmek işlendiğini net bir şekilde görüyoruz. Her şey, 2020 yılının o karanlık mart ayında dünyayı evlerine hapseden küresel bir salgının gölgesinde başladı. Masum sağlık maskelerinin arkasına gizlenen üst akıl, Dünya Sağlık Örgütü gibi meşruiyeti kendinden menkul kurumları öne sürerek ulusal egemenliklerin altını oymaya başladı. O günlerde yazdıklarımız, uyardıklarımız birer komplo teorisi gibi görülse de zaman haklılığımızı acı bir şekilde tescilledi. Adım adım işletilen o sinsi süreç, bugün karşımıza çok daha somut, çok daha yakın bir tehditle çıkıyor: Nakitsiz Toplum.
Bugün cüzdanlarımızdan nakit parayı söküp almaya çalışanlar, insanlığın bileğine "Dijital Kelepçe" takmanın hazırlığındadır. Paranın dijitalleşmesi, özgürlüğün mülksüzleştirilmesidir. Tek bir tuşla harcamaları dondurulan, cüzdanı kapatılan ve hareket alanı kısıtlanan bir insan, artık hür bir birey değil; küresel sistemin insafına terk edilmiş bir dijital köledir.
Paranın mülkiyeti küreselleşirse, insanın hürriyeti millileştirilir!
Pekin'den New York'a kadar uzanan bu küresel taarruzun karşısında durabilecek yegâne kale neresidir? Kuşkusuz köklü devlet geleneğimizdir. Ancak devlet, sadece mekanik bir bürokrasi veya soğuk beton binalardan ibaret bir aygıt değildir. Şeyh Edebali’nin asırlar öncesinden gelen o muazzam feryadı bugün en büyük panzehrimizdir: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." Devleti adaletle, ahlakla ve millî şuurla tahkim etmediğimiz müddetçe, dışarıdan gelen siber ve ekonomik dalgalara karşı kaleyi korumamız imkânsız hale gelecektir. Devleti korumak, bürokrasiyi korumak değil; insanı ve onun hürriyetini korumaktır.
Çünkü küresel mühendislik sadece cüzdanımıza veya sınırımıza saldırmıyor. En acımasız, en sinsi cephesini toplumsal çekirdeğimize, yani yuvamıza açmış durumda. Modernizmin ve kontrolsüz dijitalleşmenin getirdiği kültürel dezenformasyon, kutsal aile yapımızı temelinden sarsıyor. Artan boşanma oranları, yalnızlaşan bireyler ve ezberci eğitim sisteminin ahlaki değerler aşılamadaki yapısal başarısızlığı, geleceğimizi elimizden alıyor. Unutulmamalıdır ki, yuvada açılan bir çatlak, bir medeniyetin çöküş yolculuğudur. Aile yıkılırsa, devlet de insanlık da savunmasız kalır.
Kalenin kalbi ailedir; ailede gedik açılırsa ne devlet kalır ne millet!
Sınırlarımızın hemen ötesine, dış politikaya baktığımızda ise her an un ufak olmaya hazır, "kırılgan bir vazo"misali duran bir Ortadoğu jeopolitiği görüyoruz. Gazze’de yaşanan vahşete susanlar, aslında kendi geleceklerinin de karartılmasına göz yummaktadır. Küresel aktörlerin bu coğrafyadaki kanlı satranç hamleleri, Türkiye’yi de içine çekmek isteyen o Büyük Kuşatmanın askeri ve stratejik ayağından başka bir şey değildir. Vazo kırılırsa, saçılan parçalar tüm coğrafyayı içine alacak bir girdaba dönüşecektir.
Netice-i kelam; bu anlattıklarımız ne karamsar bir kehanet ne de bir senaryodur. Gözlerimizin önünde gerçekleşen soğuk ve çıplak bir gerçektir. Kuşatma her geçen gün daralıyor; cüzdanımızdan yuvamıza, devletimizden inancımıza kadar sokuluyor.
Anlık siyasi kavgaları, suni gündemleri bir kenara bırakıp bu büyük resmi görmek zorundayız. Tarihin en büyük kuşatmaları, surlarda açılan gediklerden değil, içerideki inanç ve direniş şuurunun uyanmasıyla yarılmıştır. Dijital köleliğe teslim olmak istemiyorsak; ailemizi korumak, devletimizin bağımsızlığına sahip çıkmak ve insan kalabilmek için direnmek zorundayız.
Kuşatma derin ve sinsi; ama uyanmak, barikatı kurmak ve bu oyunu bozmak için hâlâ geç değil!

